Basın Özgürlüğü-Manevi Tazminat

Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 05.02.2013 tarihli ve 2012/454 E., 2013/35 K. sayılı kararın davacı vekili ve davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 02.10.2013 tarihli ve 2013/12082 E., 2013/15532 K. sayılı kararı ile,
“… Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece verilen ilk kararın bozulması üzerine, bozmaya uyularak istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar taraflarca temyiz edilmiştir.
Davacı, davalı … tarafından kaleme alınan ve diğer davalı Taraf Gazetesinin 19/07/2009 günlü nüshasında yayınlanan “Devletin Demir Baş Bürokratı” başlıklı yazının ağır isnat ve suçlamalar içerdiğini, kullanılan kelimelerin ve gerçekle ilgisi olmayan olayların kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olduğunu, davalı … aleyhine aynı yazı nedeni ile kamu görevlisine hakaret suçundan Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/1443 dosyası ile dava açıldığını ileri sürerek manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Davalılar Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/1443 sayısıyla açılan davanın bekletici mesele yapılmasını, yayının güncel ve görünürdeki gerçeğe uygun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece; bozmaya uyularak, ceza mahkemesince dava konusu yazı ile ilgili davalı … hakkında verilen beraat kararının kesinleşmesi beklenmiş, ceza davasında beraat kararı verilmiş ise de, dava konusu yazıda davacının küçük düşürüldüğü ve zarar verme saikinin öne çıkarıldığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Basın özgürlüğü, Anayasa’nın 28. maddesinde ve 5187 sayılı Basın Yasası’nın 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemede basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin nedeni; toplumun sağlıklı, mutlu ve güven içinde yaşayabilmesi içindir. Bunun için de kişinin, dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması gerekmektedir. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bu nedenle basının yayın yaparken, yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. Yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluğu bu farklılıklar gözetilerek belirlenmelidir. Bu nedenle basının ayrı bir konumu bulunmaktadır.
Basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi gerek Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümünde yer alan gerekse MK.nun 24 ve 25. maddelerinde ve özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerekecektir.
Açıklanan bu yasal düzenlemelerden ve yargısal uygulamalardan da anlaşılacağı gibi, basının özgürlüğü ile kişilerin, kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda somut olaydaki olgular itibariyle koruma altına alınmış bulunan bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerekecektir.
Bunun için temel ölçüt, kamu yararıdır. Yayın, salt toplumun yararı gözetilerek yapılmış olmalıdır. Toplumun çıkarı dışında hiçbir kişisel çıkar, gerçeklerin yanlış olarak sunulmasına neden olmamalıdır. Haber olduğu biçimi ile verilmeli ve kişisel katkı yer almamalıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basının bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, yayında kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini ve haber verilirken özle biçim arasındaki denge de korunmalıdır. Bu ilke ve kurallar gözetilmeden yapılan yayın hukuka aykırılığı oluşturur ve böylece kişilik hakları saldırıya uğramış olur. Anılan ilke ve kurallara uyulması durumunda ise, yayının Anayasa, Basın Yasası ve basının genel işlevi karşısında hukuka uygun olduğu, kişilik değerlerine saldırı teşkil etmediği kabul edilmelidir.
Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. Olay veya konu ile ilgili olan, görünen bilinen herşeyi araştırmalı, incelemeli ve olayları olduğu biçimi ile yayınlamalıdır. Bu işlevi ile gerek yazılı ve gerekse görsel basın, somut gerçeği değil, o anda belirlenen ve var olan ve orta düzeydeki kişilerce de yayının yapıldığı biçimi ile kabul edilen olguları yayınlamalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan, gerçek olmadığı anlaşılan olayların ve olguların yayınından basın sorumlu tutulmamalıdır.
Dava konusu yazıda; davacının mesleki geçmişi anlatıldıktan sonra, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü sırasında F Tipi cezaevlerine geçiş sürecinde yaşanan olaylar ve Sabancı suikastı sanığı Mustafa Duyar’ın cezaevinde öldürülmesi olayı ile HSYK üyesi olarak görev yaptığı sırada Hakim ve Savcı Kararnameleri ile ilgili tutum ve davranışlarından bahsedilmektedir. Davalı yazar … hakkında dava konusu yazı dolayısı ile hakaret suçundan açılan ceza davası beraat ile sonuçlanmıştır. Dava konusu yazıda eleştiri sınırlarının aşılmadığı, yazılanların ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı, yazının davacıyı aşağılama ve küçültme kastıyla yazılmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının kişilik haklarına yönelik bir saldırı söz konusu değildir. Mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, istemin tümden reddi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçe ile davalıların manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olmaları usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir….”
gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili; Taraf Gazetesinin 19.07.2009 tarihli nüshasının 10. sayfasında davalı … imzasıyla yayımlanan “Devletin demirbaş bürokratı” başlıklı haberin, müvekkili hakkında ağır hakaret ve isnatlar içerdiğini, müvekkilinin derin devlet görevlisi, ajanı, görevini kötüye kullanan, çeteleri idare eden, yönlendiren ve onlara öldürme talimatı veren, adam öldürten, hapishanelerdeki infazlarda etkin rol oynayan, Susurluk ve Ergenekon sanıklarını koruyan, onları yargılayan savcı ve hâkimlerin görevden alınması için çaba harcayan ve kararnameyi kilitleyen kişi olarak gösterildiğini, dava konusu haberin doğrudan müvekkilini hedef alarak kişilik hakları ile meslekî saygınlık ve itibarını rencide ettiğini, basın özgürlüğü sınırlarının aşıldığını, bu yazının kararname hazırlanırken yazılmasındaki amacın müvekkili ve diğer HSYK üyeleri aleyhine kamuoyunda ve basında baskı oluşturmak suretiyle, yasaların verdiği yetki çerçevesinde doğru olanın yapılmasını engelleyerek Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan kararname taslağının aynen geçmesini sağlamak olduğunu, müvekkilinin 7 yılı aşkın süre hâkimlik yaptıktan sonra Adalet Müfettişi ve Başmüfettişi olarak görev yaptığını, meslek yaşamı boyunca mesleğinin şeref ve onuruyla şahsi onur ve saygınlığını daima koruduğunu, başarılı hizmetleri sonucu 16.11.1998 tarihinde Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne atandığını, bu görev dönemindeki çalışmalarında gösterdiği üstün başarıdan dolayı 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunu gereğince Adalet Bakanının teklifi, Bakanlar Kurulunun onayı ve Cumhurbaşkanının tevcihi üzerine 17.06.2003 tarih ve 2003/3972 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirildiğini, müvekkilinin sınırlı sayıda kişiye verilen bu madalyayı yargı teşkilâtında ilk alan kişi olduğunu, bulunduğu tüm görevlerde başarılı olan müvekkilinin Yargıtay üyeliğine seçildiğini, daha sonra HSYK üyeliğine aday olan müvekkilinin Yargıtay’da yapılan seçim sonucu ilk aday olarak belirlendiğini ve Cumhurbaşkanınca HSYK asıl üyeliğine seçildiğini, hâlen bu görevini sürdürdüğünü ancak Yargıtay’daki görev ve kadrosunu muhafaza ettiğini, önemli bir görev ifa eden müvekkili saygın bir yere sahip olduğundan hakkında açıklamada bulunulurken özenli hareket edilmesi gerektiğini, 10 yıl önce vuku bulan Mustafa Duyar’ın öldürülmesi olayı ile ilgili olarak yazılanların haksız fiil oluşturduğu mahkeme kararı ile belirlenmesine rağmen, bu konunun davalılar tarafından tekrar gündeme getirilmesinin saldırının boyutları ile kasıt ve kusurun yoğunluğunu tüm açıklığıyla gösterdiğini, HSYK’nın kararname çalışmalarını yaptığı bir dönemde hiçbir ilgisi ve güncelliği olmamasına karşın gerçek dışı olduğunu bildiği konuları yazan davalı …’in müvekkilinde giderimi olanaksız stres, üzüntü ve manevi yıkım yarattığını, dava konusu haberdeki iddiaların müvekkilinin saygınlığına gölge düşürmek, hâkim ve savcıların özlük haklarıyla ilgili alınmış kararları kamuoyu nezdinde tartışılır hâle getirmek, halkın kin ve nefret duygularını yöneltmek amacıyla gündeme taşındığını, davalı … aleyhine dava konusu haberi nedeniyle kamu görevlisine hakaret suçundan açılan ceza davasının hâlen devam ettiğini, müvekkilinin kişilik haklarına saldırı teşkil eden 19.07.2009 tarihli haberden dolayı davalıların 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 13. maddesi gereğince müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarını ileri sürerek dava konusu yayının hukuka aykırı olduğunun tespiti ile 20.000,00TL manevî tazminatın 19.07.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Taraf Gazetesi vekili; dava konusu haber nedeniyle Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinde açılan ceza davasının bekletici mesele yapılması gerektiğini, yayının güncel ve görünürdeki gerçeğe uygun olduğunu, davacının Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü ve HSYK üyeliği görevleri sırasında yaşanan, kamuoyuna mal olan, yazılı ve görsel basında yer alan olayların habere konu edildiğini, dava konusu haberde yaşanan ve davacının da inkâr etmediği bu olumsuzluklara rağmen ilerlemesinin ve ödüllendirilmesinin eleştirildiğini, davacı hakkında çeşitli gazete, televizyon ve internet sayfalarında bir çok haber yapıldığını ve uzun süre kamuoyunun gündemini meşgul ettiğini, davacının HSYK üyesi olduğu dönemde de Ergenekon savcıları ile Güneydoğudaki faili meçhul cinayetleri soruşturan Diyarbakır Cumhuriyet Savcısının görev yerlerinin değiştirilmesini istediğini, bu nedenle hâkimler ve savcılar kararnamesinin kilitlendiğini, davacının bu konuda basın açıklaması yapmak zorunda kaldığını, Ergenekon sanığı Engin Aydemir ile birden fazla kez fotoğraflarının yayımlandığını, bütün bu olayların dava konusu edilen haberin görünürdeki gerçeğe uygun olduğunu kanıtladığını, haberde hakaret içeren hiçbir ifadenin kullanılmadığını, eleştirinin ağır ifadelerle yapılmasının basın özgürlüğü kapsamında olduğunu, kişilik hakkı ihlalinin söz konusu olmadığını, talep edilen tazminat miktarının fahiş ve zenginleşme amacına yönelik olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Davalı … vekili; dava konusu haberin başlığının bir durum tespiti olup gerçeği yansıttığını, haberin güncel olduğunu ve öncelikle davacının kamuoyunun yakından izlediği Ergenekon davası sanığı ile fotoğrafının yayımlanması üzerine kaleme alındığını, kamu yararı gözetilerek davacının geçmişte görev yaptığı dönemlerin habere konu edilmesinde hukuka aykırılık olmadığını, kullanılan ifadelerin hakaret içermediğini, davacının yargısal kararları nedeniyle değil HSYK üyeliği ve bakanlık bürokrasisindeki idari görevleri nedeniyle habere konu olduğunu, haberde davacının görev yaptığı dönemde kimi önemli olayların yaşanmasına dikkat çekmekle yetinildiğini, bunlardan davacının bizzat sorumlu olduğu şeklinde bir ifade kullanılmadığını, davacının derin devlet görevlisi- ajanı, çeteleri idare eden, yönlendiren, onlara öldürme talimatı veren, adam öldürten, hapishanedeki infazlarda etkin rol oynayan kişi olarak gösterilmediğini, bu yönde bir ifade veya herhangi bir sıfat kullanılmadığını, davacının “HSYK toplantılarında Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar ve bu davanın yargılamasını yapan heyet üyelerinin görev yerlerini değiştirmek için uğraşan ve kararnameyi kilitleyen kişi” olarak gösterildiği iddiasının bizzat davacı tarafından düzenlenen basın toplantısında ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda dolaylı olarak kabul edildiğini, gerçeklik ve güncellik üzerine kurulu, kamu yararını ve toplumsal ilgiyi gözeten haberde öz ile biçim dengesinin korunduğunu, basın özgürlüğü sınırları içinde kaldığını, davacının kişilik haklarına saldırı niteliği taşımadığını, davacının işgal ettiği makam nedeniyle ağır eleştirel haberlere katlanmak durumunda olduğunu, ceza davasının sonucunun beklenmesi gerektiğini belirterek davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece; davaya konu yazıda son bölümde yer alan “…bugün 1400 hakim ve savcının kaderini belirleyecek olan kararnameyi verdiği önergelerle kilitleyen Ertosun’un, Ergenekon heyeti ile faili meçhul cinayetleri araştıran savcıların görev yerlerini değiştirmek için gösterdiği çabanın arkasında kuşkusuz devlet bürokrasisindeki hızlı yükselişinin payı büyük” yorumunda davacının suç işleyenleri koruyan ve kollayan, onları korumak için yetki ve görevlerini kullanan bir yüksek yargı mensubu olarak tanıtıldığı, tahammül sınırlarının dışına çıkıldığı, şahsi husumet yaratıldığı, haber vermenin dışında yorum yapılırken davacının kamuoyu önünde mesleki ve şahsi itibarına zarar verecek isnatlarda bulunulduğu, şahsiyet haklarına müdahalenin sabit görüldüğü gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2.000,00TL manevi tazminatın 19.07.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.
Davacı vekili ve davalılar vekillerinin temyizleri üzerine Özel Dairece, dava konusu yayın nedeni ile davalı yazar hakkında basın yoluyla hakaret suçundan Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/1443 E. sayılı dosyası ile yargılama yapıldığı, BK’nın 53. maddesi gereğince ceza mahkemesinin beraat kararı, hukuk yargıcı yönünden bağlayıcı değil ise de mahkumiyet kararı bir başka anlatımla ceza mahkemesince belirlenecek maddi olguların hukuk yargıcı yönünden de bağlayıcı olduğu, davalı hakkında basın yoluyla kamu görevlisine hakaret suçundan verilen kararın kesinleşmesi beklendikten sonra varılacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle kararın davalılar yararına bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece bozma kararına uyularak, Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/1443 E. sayılı dosyasının gerekçeli karar sureti dosya arasına alınıp incelendikten sonra; Taraf Gazetesi yazarı …’in 19.07.2009 tarihli yazısında davacıya hakaret ettiği iddiasıyla sanık olarak yargılandığı, yazının toplumu ilgilendiren ve güncel konularla ilgili olduğu, eleştiri sınırları, basın ve fikir özgürlüğü içinde kaldığı kanaatiyle beraat kararı verildiği ve kararın kesinleştiği, davacıya hizmetleri sebebiyle Devlet Üstün Hizmet Madalyası ve Devlet Üstün Hizmet Beratı verildiği, Madalyanın ve Beratın geri alındığı konusunda delil bulunmadığı, dava konusu yazıda ise davacının terör örgütleriyle, çetelerle iş birliği hâlinde olduğu, Susurlukçu mahkumlar ve çeteleri koruduğu, Susurluk ve Ergenekon sanıklarını yargılayan hâkim ve savcıları görevden aldığının iddia edildiği, Adalet Bakanlığında genel müdürlük, Yargıtay üyeliği, HSYK üyeliği yapan davacı hakkındaki ithamların her birinin suç teşkil edecek fiiller olduğu, bu fiiller sebebiyle davacının yargılanmadığı ve ceza almadığı, davalı yazarın beraat etmiş olmasının davacı aleyhine yorumlanmasının şahsiyet haklarının ihlal edildiğini düşünen kişilerin hukuki hakları yanında cezai haklarını kullanmasını engellemeye yol açacağı, haberde küçük düşürme ve davacıya zarar verme sâikinin öne çıktığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2.000,00TL manevi tazminatın 19.07.2009 tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.
Davacı vekili ve davalılar vekillerinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur.
Yerel Mahkemece; dava konusu yazının orta düzeydeki kişilerce nasıl algılanacağının ve yorumlanacağının önemli olduğu, yazıda davacı hakkındaki iddiaların gerçekleşmesi hâlinde suç teşkil edeceği, bir kamu görevlisinin vahim sayılacak suçlarla itham edilmesinin şahsiyet haklarına zarar vereceği gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı, davcı vekili ve davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı … tarafından yazılan ve Taraf Gazetesinin 19.07.2009 tarihli sayısında yayımlanan “Devletin demirbaş bürokratı” başlıklı haberin, ifade özgürlüğü kapsamında korunması gereken eleştiri niteliği taşıyıp taşımadığı, eleştiri sınırlarını aşıp aşmadığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davalıların manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır.
I- Davalı Taraf Gazetecilik San ve Tic. A.Ş. yönünden;
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce davalılardan Taraf Gazetecilik San ve Tic. A.Ş.’nin, 20.07.2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan (08.11.2016 tarihli ve 6755 sayılı Kanun ile Kanun hükmü olarak kabul edilen) 27.07.2016 tarihli ve 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin kapatılan gazete ve dergiler ile yayınevi ve dağıtım kanallarına ilişkin ekli (3) sayılı listede yer alması ve 2/1-c maddesi gereğince kapatılmış olması karşısında, anılan davalı yönünden 29.10.2016 tarihli ve 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 16. maddesi (08.03.2018 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7082 sayılı Kanun ile Kanun hükmü olarak kabul edilen) kapsamında değerlendirme yapılmasının gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak görüşülüp, tartışılmıştır.
20.07.2016 tarih ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kararı doğrultusunda çıkarılan ve 29.10.2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 675 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin “Dava ve Takip Usulü” başlıklı 16. maddesinde;
“MADDE 16- (1) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanalları ile bunların sahibi gerçek veya tüzel kişiler aleyhine 17/8/2016 tarihinden önce açılan davalar ile bu kapsamda Hazine ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne husumet yöneltilen davalarda mahkemelerce, 15/8/2016 tarihli ve 670 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 5 inci maddesi uyarınca dava şartı yokluğu nedeniyle red kararı verilir. Bu kararlar duruşma günü beklenmeksizin dosya üzerinden kesin olarak verilir ve davacılara resen tebliğ edilir. Tarafların yaptığı yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.
(2) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanalları ile bunların sahibi gerçek veya tüzel kişiler aleyhine 17/8/2016 tarihinden önce başlatılan icra ve iflas takipleri ile bu kapsamda Hazine ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne husumet yöneltilen takipler hakkında icra müdürlüklerince, 670 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 5 inci maddesi uyarınca düşme kararı verilir. Bu kararlar dosya üzerinden kesin olarak verilir ve takip alacaklısına resen tebliğ edilir. Tarafların yaptığı takip giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.
(3) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanalları ile bunların sahibi gerçek veya tüzel kişiler veya kapatılma ya da resen terkin üzerine Maliye Bakanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü aleyhine 17/8/2016 tarihi dâhil bu tarihten sonra açılan davalar ile icra ve iflas takipleri hakkında 670 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 5 inci maddesi gereğince dava veya takip şartının bulunmaması nedeniyle davanın reddine veya takibin düşmesine karar verilir.
(4) Birinci ve ikinci fıkralar uyarınca verilen kararlarda davacı veya alacaklının 670 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 5 inci maddesinde belirtilen usule uygun olarak ilgili idari makama, tebliğ tarihinden itibaren otuz günlük hak düşürücü süre içinde başvurabileceği belirtilir. İdari başvuru üzerine idari merci tarafından verilecek karar aleyhine idari yargıda dava açılabilir. İdari yargının verdiği karar kesin olup, uyuşmazlık adli yargıda hiçbir şekilde dava konusu yapılamaz.” hükmü getirilmiştir.
Aynı hüküm 08.03.2018 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7082 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 16. maddesi ile de aynen kabul edilerek Kanun hükmü hâline getirilmiştir.
Davalılardan Taraf Gazetecilik San. ve Tic. A.Ş.’nin 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin kapatılan gazete ve dergiler ile yayınevi ve dağıtım kanallarına ilişkin ekli (3) sayılı listede yer aldığı ve 2/1-c maddesi gereğince kapatıldığı anlaşılmaktadır.
Anılan davalı hakkında 7082 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 16. maddesi kapsamında değerlendirme yapılabilmesi için direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerekmiştir.
II- Davalı … yönünden;
Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.
Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.
4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 24. maddesinde;
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
Dava konusu yayımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 49. maddesinde ise;
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.
Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.”
hükümleri yer almaktadır.
TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
Görüldüğü üzere BK’nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.
Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır:
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.
Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme’nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005).
İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır.
AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:
1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:
AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20.10.2009).
2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği:
Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).
3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı:
AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991).
Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 07.12.1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131).
O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkemeye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59).
Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38).
Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979).
Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince;
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanununun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir.
5187 sayılı Kanunun 3. maddesinde;
“Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.
Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.”
hükmü yer almaktadır.
Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar.
Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir.
Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa da düşünce ve kanaat (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır.
Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK’nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.
Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.
Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır.
Bu açıklamalardan sonra; denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K.sayılı kararları).
Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.
Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir.
Öte yandan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar.
Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayımdan dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayımın hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayımdaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır.
Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayımlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir.
Basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49 (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.
Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde;
Davalı … tarafından yazılan ve Taraf Gazetesinin 19.07.2009 tarihli nüshasının 10. sayfasında yayımlanan “Devletin demirbaş bürokratı” başlıklı haberde davacının Ceza Tevkifleri Genel Müdürü olduğu dönemde Susurluk çetesini himaye ettiği, mafya, çete ve uyuşturucu baronlarının cezaevlerinde farklı muamelelere tâbi tutulmasını sağladığı, cezaevlerinde onlarca kişinin hayatını kaybettiği operasyonların mimarı olduğu, Sabancı suikastı zanlısı Mustafa Duyar’ın cezaevinde öldürülmesi olayıyla bağlantısı bulunduğu, Ergenekon ve faili meçhul cinayetleri araştıran hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi için çaba gösterdiği, 1400 hâkim ve savcının kaderini belirleyecek olan kararnameyi verdiği önergelerle kilitlediği iddiaları yer almakta olup, haberin yayımlandığı tarih dikkate alındığında HSYK’nın hâkim ve savcıların yeni görev yerlerinin belirlenmesine ilişkin 2009 yılı yaz kararnamesinin hazırlanması çalışmalarının sürdürüldüğü bir döneme ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.
Dava konusu haberin bir bütün olarak değerlendirilmesinde; yıllar önce yaşanan ve gündeme gelen olaylardan söz edilerek bu olaylarla davacı arasında ilişki kurulmaya çalışıldığı, HSYK’nın kararname çalışmalarını sürdürdüğü bir dönemde kaleme alınan haberde kamuoyunda baskı oluşturmak amacıyla tekrar gündeme getirilen olayların haberin konusu ile ilgisi ve güncelliği bulunmadığı, söz konusu iddialar ile davacının hedef gösterildiği ve böylece dava konusu haberin güncellik, kamu yararı ile öz ve biçim arasındaki denge unsurlarını haiz olmadığından basın özgürlüğü sınırları içerisinde kalmadığı açıktır.
Bu nedenle dava konusu haberin kamu görevlilerinin katlanması gereken kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı, basın özgürlüğü kapsamında kalmadığı, içeriğindeki ifadelerin davacının doğrudan kişilik değerlerine yöneldiği anlaşıldığından hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiştir. Yayında yer alan ifadeler amacı ne olursa olsun başlı başına kişilik haklarına haksız bir saldırı oluşturduğundan davalı …’in manevi tazminatla sorumlu tutulması gereklidir.
Hâl böyle olunca; dava konusu haberde küçük düşürme ve davacıya zarar verme sâikinin öne çıktığını, davacının kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığını kabul eden direnme kararı davalı … yönünden yerindedir.
Ne var ki davacı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiş olduğundan, bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
SONUÇ: (I) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin kapatılan gazete ve dergiler ile yayınevi ve dağıtım kanallarına ilişkin ekli (3) sayılı listesinde yer alan ve 2/1-c maddesi gereğince kapatılan davalı Taraf Gazetecilik San ve Tic. A.Ş. yönünden 7082 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 16. maddesi kapsamında değerlendirme yapılabilmesi için direnme kararının bu değişik gerekçe ile BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının iadesine,
(II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı … yönünden direnme kararı uygun olup, davacı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, kararın tebliğinden itibaren on beş (15) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.04.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1414 E., 2019/464 K.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*